Carpici Gundem..
16/6/2007
-
İngilizlerin Mehmetçiğe Vahşeti!
Birinci Dünya Savaşında İngilizlere, 150 bin askerimiz esir düşer. Bu askerlerden bir kısmı Mısır’ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibesir Usare Kampına hapsedilir. Bu kampta, 1918’de Filistin cephesinde esir düsen 16. Tümen’in 48. Alayına bağlı Osmanlı askerleri de tutulmaktadır. Bu esir Türk askerleri 12 Haziran 1920’ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kalırlar. Bugün ABD’nin Guantanamo gibi gizli esir kamplarında uygulanan vahşetin çok daha ağırı o günlerde bizim askerlerimize İngilizler tarafından reva görülmüştü. Bu insanlık dışı muamelenin nedenlerinden birisi de Ermenilerin İngiliz komutanları Türklere karşı kışkırtmalarıydı. Savaş biter. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmez. İngilizler olası yeni bir savaşta, bu askerlerin tekrar karşılarına çıkabileceklerini düşünerek vahşi bir yol bulurlar. Askerlerimiz, mikrop arındırma ve temizlik bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokulur. Ancak suya normalin çok üzerinde krizol maddesi katılmıştır. Askerlerimiz, daha ayağını havuza soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. İngiliz askerleri ise dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemezler. Ancak bu kez İngilizler rastgele ateş etmeye başlarlar. Bunun üzerine askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya sokarlar. Başını sudan çıkardıklarında tüm askerlerimizin gözleri artık kör olmuştur. Çünkü gözler, krizol maddesi sebebiyle yanmıştır... Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmez ve 15 binden fazla askerimiz İngilizler tarafından kör edilmiş olur. Bu İngiliz vahşeti, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM’de görüşülür. Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler bir önerge vererek, Mısır’da Türk esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan İngiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması için TBMM’nin teşebbüse geçmesini isterler. Ama yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardır ve bu sorunlar yüzünden bu yürek yakan vahşet İngilizlerin yanına kar olarak kalır. İşte NATO’daki müttefikimiz ve AB üyeliğinde onayına ihtiyacımız olan İngilizler bunu yapmışlardır. Bugün aynı fırsatı elde etseler, eminim çok daha büyük bir vahşet sergilemekten kaçınmayacaklardır.
Orhan DEDE (16,06,2007) |
Yorum (
1
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/5/2007
-
İşte medeni ve çağdaş Avrupa!
Önce dünkü Sabah gazetesinden bir haber aktaralım: “İngiliz Independent gazetesi, ‘Avrupa’nın Ayıbı’ başlığıyla birinci sayfasından duyurduğu haberinde 27 göçmenin, Akdeniz sahillerinin birkaç mil açığında, 3 gün 3 gece balık ağına tutunarak yaşam mücadelesi verdiğini yazdı. (..) Afrika ülkelerinden göçmenleri taşıyan derme çatma tekne parçalanarak 6 gün boyunca (..) sürüklendi. (..) Göçmenlere acıyan bir Malta balıkçı gemisi, gemiye çıkmamaları şartıyla balık ağına tutunmalarına izin verdi. Kaptan mültecileri gemiye almayı kabul etmediği için geminin çektiği balık ağına tutunan göçmenler burada tam 3 gün 3 gece, aç susuz hayatta kalmaya çalıştı.” Biliyorsunuz Malta, Avrupa Konseyi üyesi bir ülke. Haberin devamında devreye Malta Başbakanı’nın da girdiği ama neticenin değişmediği, sonunda 6 gün denizde aç, susuz ölümle pençeleşen Afrikalı göçmenleri bir İtalyan savaş gemisinin kurtardığı anlatılıyor. Mesele şu. Avrupalı dünyanın herhangi bir noktasında trafik kazası yahut kalp krizi geçiren kendi insanı için acilen tam donanımlı içinde doktor ve hemşiresi de bulunan bir helikopter havalandırır, onu bulur, hayatını kurtarır. Bir balina bile karaya vursa yine bütün Avrupa seferber olur. Lâkin gemileri parçalandığı için denize dökülen onlarca Afrikalı, o “medenî Batı” tarafından işte böyle ölüme terk ediliverir. İngiliz Independent gazetesinin “Avrupa’nın Ayıbı” başlığıyla duyurduğu bu haber “Avrupalının ilk ayıbı” sanılmasın. Emin olunuz bir İngiliz, bir Alman, bir İtalyan, bir Amerikalı, bir İsrailli, bir Yunan için bir Asyalı, bir Afrikalı, bir Türk, bir Müslüman asla “insan” değildir. İşte bir başka örnek. Üstelik öyle çağlar ötesinden değil daha dün denilecek kadar yakın bir geçmişten. Sadede gelelim. Yıl 1984. Kaptan Yunanlı Antonis, gemisine kaçak olarak binen Nijeryalıları Hint Okyanusu’nda köpekbalıklarına “yem” olarak atıyor. Olay duyulup iş mahkemeye aksettiğinde Yunanlı Kaptan Antonis’in hakime verdiği cevap kargaları güldüren ve fakat vicdanları titreten cinsten: “- Bunların hepsi sabıkalıdır, isyan çıkartırlar!” Garafilla Gemisi’nin ikinci kaptanı da bir Yunanlı. Adı Nikolas Vezirtis. Bakınız Vezirtis hakime neler söylemiş: “- Biz kaçak yolcuları denize attık. Norveçliler kaçak yolcuları geminin kazanında yakarlar. Bunu herkes bilir!..” Kaptan Antonis ile İkinci Kaptan Veziritis İtalyanların da kaçak yolcuları yaktıklarını söylüyor.. Bütün bunlar, mahkeme kayıtları, haberiniz olsun.. Şimdi soru şu: “- Kaçak yolcular İngiliz yahut Amerikalı olsaydı yine köpek balıklarına atılır, yine gemilerin kazanlarında yakılırlar mıydı?” Bir başka soru daha:“- Gemiye yanlışlıkla bir kedi girmiş olsaydı köpek balıklarına atılır mıydı ve bir köpek binmiş olsaydı köpek geminin kazanında yakılır mıydı?” Hayır, bunların hiç biri yapılmazdı..Avrupalı değil Afrikalıyı kendilerine medeni ve milli olmayı öğreten Türkleri bile insan yerine koymaz. Hayır iftira atmıyorum, Çanakkale Savaşları sırasında Churchill Savaş Bakanı idi ve İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne yazdığı bir mektupta biz Türkleri kastederek, “Medenî olmayan barbar kabilelere karşı zehirli gaz kullanabiliriz!” demiyor muydu? Nitekim Çanakkale’de İngilizler Türklere karşı zehirli gaz kullandılar. Bugün Amerika ile birlikte Irak’ta da kullanıyorlar. Yine o dönem İngiliz Sömürgeler Bakanı olan Lord Gladsione, “Türkler maymunla insan arası medeniyet yıkıcı barbarlardır. Türkler insanlığın insan olmayan nûmuneleridir!” dememiş miydi?
Hasan DEMİR (Yenicag-30/05/2007) |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/5/2007
-
Ermenileri Azdıran Masonlardır
Siyonizm Her yıl 24 Nisan yaklaşırken Türkiye'yi yönetenleri bir panik basar.
Çünkü bu tarih, sözde Ermeni soykırımının dünyanın her noktasında ve özellikle de ABD'de yoğun bir şekilde gündeme getirildiği tarihtir, Beyaz Saray'da oturana, "Soykırımı tanı" mektuplarının yazıldığı tarihtir. Beyaz Saray'da oturanlar için her 24 Nisan, Türkiye'den bir şeyler koparmak için mükemmel bir fırsattır.
* * *
Şimdi sizlere Ali Özoğlu'nun yazdığı 'Şifre Çözüldü-Masonlar'dan Türkiye'ye kanlı hediye: ASALA-PKK' isimli kitaptan bir mason toplantısında yapılan bir konuşmayı aktaracağım.
Tarih: 13 mayıs 1983
Ülke: Kanada
Konuşma,
" Yüce Musa adına Tevrat adına, Talmut adına, ulusumuz adına.." cümlesiyle başlıyor.
Gündem maddesi "Ermenistan-Asala-Türkiye"
Konuşma çok uzun.
Selçuklular ve Osmanlı''nın kuruluş ve yıkılışı anlatılıyor, sonra söz günümüze, sözde soykırım bahsine geliyor. İşte konuşmacı üstat masonun ağzından dökülenler:
"-Tarihin çeşitli bölümlerinde Ermenileri kışkırttık.
Dünya basınındaki biraderlerimiz aracılığıyla konuyu açtık, yaydık, destekledik.
Ermeni gençlerini Filistin kamplarında CIA yardımıyla eğittik.
ASALA adını verdiğimiz bu örgütü eylem yapacak seviyeye getirdik, silah ve patlayıcı konusunda deneyim kazanmalarını sağladık.
Örgüte ürettiğimiz silah ve malzemeleri sattık, para kazandık.
Boğuşsun dursun, oyalansın, kontrolümüzde olsun ve bize ihtiyaç duysun diye Türkiye''ye sorun hediye ettik."
13 Mayıs 1983''te, Kanada''daki mason toplantısında, "üstat" şecaatini arza devam ediyor:
"- Dünyanın neresinde yaşıyor olurlarsa olsunlar, Ermenilerde bir öç alma duygusu yarattık.
Geçmişte Ermenilerin Türklere yaptıklarını, sanki Türkler Ermenilere yapmış gibi değiştirip kaşıyarak kapanmış, iyi olmuş bir yarayı yeniden kanattık.
Ermenilerin Türkiye''den toprak talep etmelerini, nakit para tazminatı istemelerini önerdik.
Bundaki amacımız Ermenileri toprak sahibi yapmak değildi.
Zaten ülkeleri, toprakları vardı.
Kendi topraklarını bile kullanamıyorlardı.
Ermeniler adına Türkiye''den istediğimiz topraklar aslında ''Büyük İsrail Devleti''nin ileride sınırlarına yarayacağı topraklardı."
İşte işin özü bu. Ve Türkiye işte bu tuzağın bizzat hazırlayıcısı olan Yahudi ve masonlardan, her 24 Nisan''a doğru "Beni bu tuzaktan kurtar" diye yardım istiyor.
Karşılığında ise Yahudi şirketlerine ve İsrail''e ihale veriyor, ABD'deki Yahudi lobilerine nakit para ödüyor.
Böylece bizzat tuzağın sahipleri Türkiye''nin parası ile Türkiye''nin altını oymayı sürdürüyorlar. |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/5/2007
-
GERÇEKLER...GERÇEKLER...
Yıl 1961.
Washington, NATO Askeri Komite Karargâhı. NATO Yeni Kurmay Başkanı Fransız General, Karargâhtaki müttefik kuvvetlerin temsilcileri olan proje subaylarını topluyor ve önlerine 'Kendisine tevdi edilen proje dosyalarını' koyuyor. Türkiye'yi temsilen toplantıda bulunan Kurmay Albay Atıf Erçıkan da, önüne konan dosyanın başlığını okuyor:
"Sovyetler Birliği'ne Karşı Uygulanacak Psikolojik Harp Harekâtı."
Türk Albay, son derece önemli bir başlık içeren bir NATO dosyasının kendisine tevdi edilmesinden çok mutlu oluyor..
Lâkin, Erçıkan daha dosyanın kapağını kaldırmaya fırsat bulamadan, biri Amerikalı, diğer İngiliz 2 NATO albayı hışımla içeri girip Türk Kurmay Albay Erçıkan'ın tepesine dikiliyor, "Kurmay Başkanı elindeki dosyayı sana yanlışlıkla vermiş, onu derhal geri istiyor!" diyerek, Erçıkan'ın önündeki dosyaya uzanıyorlar. Erçıkan, daha çevik davranarak dosyayı çekmeceye atıyor ve kilitleyerek, "Kurmay Başkanı bu dosyayı yanlışlıkla değil, bana bilerek verdi!" diyor ve dosyayı kesinlikle iade etmeyeceğini söylüyor. İngiliz ve Amerikalı subaylar Kurmay Albay Atıf Erçıkan'ı ölümle tehdit ederek, "Sen bu dosyanın gizlilik derecesini biliyor musun?" diye soruyorlar. Albay Erçıkan, NATO'daki en yüksek gizlilik derecesi olan dereceyi söylüyor:
"- Cosmic top secret!"
Amerikalı ve İngiliz Albaylar, "Hayır" diyorlar, "Bu karargahta ondan daha yüksek gizlilik derecesi vardır ve onun da adı, 'Vagram'dır. Bu dosyadan değil bir bilgi dışarı sızdırmak, bir kelimeyi dahi sızdırırsan bil ki, ölürsün!" diyerek uzaklaşıyorlar.
Dikkat ediniz.
Dosyayı Türk'e (yanlışlıkla) veren Komutan Fransız'dır.
İsteyen komutanın biri İngiliz, diğeri Amerikalıdır.
Yani AB(D)'dir..
Peki, Dosya'da bu kadar önemli ne vardır?
Erçıkan'ın ölümü göze alarak iade etmediği "Sovyetler Birliği'ne Karşı Uygulanacak Psikolojik Harp Harekâtı" başlıklı dosyada, Türkiye ile ilgili ilginç başlık ve bölümler vardır. Psikolojik harbin "hedef kitlesi" Rusların dışındaki halklar, dolayısıyla bu halkların en büyük kesimi olan Türklerdir. 1961 yılında NATO karargahında Fransız, İngiliz ve Amerikan subayların Türk askerini ölümle tehdit ederek geri almak istedikleri bu dosyada, Rusya'da merkezi otorite çöktükten sonra, Rusya'dan başka on beş on altı kadar yeni devletin ortaya çıkacağı anlatılıyor, bu yeni devletlerin 5 veya 6 tanesinin Türk devleti olacağı belirtilerek, "Türk devletlerinin işgal edecekleri coğrafya stratejik yönden çok değerli ve tabii kaynaklar bakımından çok zengindir. Bu devletler Batı'daki Türkiye Cumhuriyeti ile birleşirlerse o zaman ortaya Hitler Almanya'sı veya Stalin Rusya'sından daha tehlikeli bir kuvvet Batılıların karşısına çıkar."
Deniyor ve:
"- Türkiye Cumhuriyeti ile Doğu Türklerini birleştirmemek elden gelen yapılmalı, Türkiye ile bu devletler arasında tampon devletler kurulmalı, Türkiye'nin lider devlet olmasını engellemek için siyasi ve ekonomik bütün tedbirler alınmalıdır."
Aklı veriliyordu..
İşte PKK…
İşte Kuzey Irak'taki Kürt devleti..
Ve işte ortalıkta Türkiye'yi paramparça eden Amerikan haritaları..
Hasan Demir (23.08.2006 / Yenicag) |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/5/2007
-
ATATÜRK'ÜN BIR ANISI ! KEYIFLE VE DUYGULANARAK OKUYACAKSINIZ
Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu
-Merhaba nine
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle
- Merhaba dedi
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp,
- Neden sordun ki, dedi. Buraların saabısı mısın? Yoksa bekçisi mi? Paşa gülümsedi
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır.Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı
-Tabii söyleyeceğim,ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için.Başını pek ağrıttım da Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca,o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadını birden yüzü sertleşti
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki O bizim Vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı.Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver. Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi Bana dönerek,
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır. Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu.Ikisi de ağlıyordu. Iki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı
- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm. Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi "Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. ( "Ananı da al git" diyenler var artık zamanımızda ) .Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun."
ORTADA DOLAŞAN SAÇMASAPAN MAİLLERİ 10 KİŞİYE YOLLAMAK YERİNE,BU TÜR YAZILARI HERKESE YOLLARSAK BELKİ ATAMIZIN DEĞERİ DAHA ÇOK ANLAŞILIR. BELKİ BAZILARI DA VATANDAŞLA NASIL KONUŞULACAĞINI DAHA İYİ ANLAR.
|
Yorum (
1
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/4/2007
-
Misyonerlik, en büyük tehlikedir
Dün Osmanlı’yı çökerten, Amerika’da Kızılderilileri yok eden, Afrika halkına İncil’i verip ellerinden toprak ve madenlerini alan, Japonya’ya atom bombaları atan, Endülüs’ü tarihten silen, Filistin, Irak, Karabağ, Bosna ve Somali’de milyonlarca insanı katleden, katliamlarını siz bu yazıyı okurken bile sürdüren Hıristiyanlar ve onların ideolojisi misyonerlik nasıl oluyor da Türkiye için bir tehlike arz etmiyor, şaşıyorum. Bunu bir Türk nasıl söyler! Bunu bir Müslüman nasıl dile getirebilir.. PKK’nın arkasında misyonerlik yok mu? Şu anda Türkiye’deki Alevi-Sünni yarasını kaşıyarak kangren etmek isteyenlerin koruyup kollayıcıları misyonerler değil mi? Devlet bunu bilmiyor mu? Dikkat ediniz, “misyonerlik” diyorum, “Hıristiyanlık” demiyorum. ABD Silahlı Kuvvetler Dergilerinde yayınlanan ve NATO toplantılarında Türk subaylarının önüne konulan bölünmüş Türkiye haritalarında misyoner mürekkep ve kâğıtları kullanılmıyor mu? Misyonerler üçüncü bin yılda Asya’yı Hıristiyanlaştırma ve Büyük Ortadoğu Projesi gereği 22 devletle birlikte Türkiye’nin sınırlarını değiştirmeye öylesine kilitlenmişler ki, bu konuda kendilerine, “Vatanımı bölmeyin!” ikazında bulunan dindaşları Türk Ortodoks Kilisesi müntesiplerine mesela Sayın Sevgi Erenerol’a bile tahammül edemiyor, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tertiplediği iftar sofralarında onunla yan yana oturmaktansa, böyle bir dâvete katılmayacakları şantajında bulunabiliyorlar.. Türkler de Avrupa’da dinlerini yayıyor, öyleyse misyonerler Türkiye’de istedikleri gibi faaliyet gösterebilir demek, Türkiye’de bir misyonerden daha fazla misyonerlik yapmak demektir. Çünkü bu söylenen külliyen yalandır. Avrupa’daki camiler, Avrupa’daki 12 milyon 500 bin Müslüman içindir. Türkiye’de yerden mantar biter gibi biten kiliseler Müslüman çocukları Hıristiyan yapmak içindir, çünkü apartman kiliselerin açıldığı mahallelerde tek bir Hıristiyan bile yoktur. Zâten misyonerler de bunun böyle olduğunu, “Ben Müslüman mahallesinde salyangoz satarım!” diyerek biraz da küstahça itiraf etmişlerdir. Ayrıca... Misyonerlerin arkasında Amerika vardır, Avrupa Birliği vardır, Vatikan vardır. Sadece Vatikan’ın mal varlığı en az 500 milyar eurodur. Vatikan’ın 500 milyar euroluk servetini hangi amaçla kullandığına dair bir ipucu olsun diye, Almanya’da yayımlanan Welt Am Sonntag Gazete’nin 30 Mayıs 2004 tarihli nüshasından, “Milyonlar Muhammed’e karşı” manşetiyle yayınladığı, Vatikan’ın öncelikli hedefinin Muhammed’in insanlığın gözündeki imajını zedelemek yoluyla İslâm’ın yayılmasını frenlemek ve insanların İslâm dinine gösterdiği ilgiyi azaltmak için Katolik Kilisesi’ne bağlı bir misyonerlik örgütüne bizzat Vatikan tarafından milyar dolarlık fon tahsis edildiğine dair haberi burada kısaca dikkatlerinize sunmamız bilmem bir anlam ifade eder mi! Ve bu Vatikan, serveti kirli, elleri kanlı bir Vatikan’dır. Sayın Aytunç Altındal’ın ifadeleri ile, Vatikan ve Papalığın tarihi, sayısız cinayet, entrika ve skandallarla doludur. Bugüne kadar gelip geçmiş 263 Papadan kaçının eceliyle, kaçının cinayete kurban giderek öldüğü belli değildir. Bu misyonerliğin Vatikan yüzü.. Bir de Evanjelik, yani ABD yüzü, Bush yüzü var. Misyonerlikte Papazlığa kadar yükselmiş İlker Çınar, “Örgütlenmemiz için rahipler ABD’den gelirdi. Hedef kitlemiz Doğulu Kürtler ve Alevi kökenli Türkmenlerdi!” diyor ve ekliyor: “- Misyoner teşkilatların Türkiye için ayırdığı bütçe 73 milyar dolardı!” Yoksa Türkiye Irak gibi işgal edildi de biz mi farkında değiliz!
Hasan DEMiR
(24.04.07 - http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=123&ArticleID=5168)
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/4/2007
-
Ya vazgeçin ya terk edin
1948’den beri istisnasız her gün onlarca Filistinli çocuk ve kadını katleden İsrail ve onu pervasızca destekleyen Haçlı dünyası suçsuz ve fakat Türk insanı işte bu Siyonistler ve bu Haçlılar vatanımda misyonerlik faaliyetleri yapmasın ve gizli açık isimlerle Arz-ı Mev’ud hedefine kilitlenerek vatanımdan toprak satın almasın denildiğinde ırkçı, ulusalcı, kafatasçı öyle mi?
Sizi gidi gizli Hıristiyan ve sizi gidi gizli Yahudiler sizi, siz bunlara hiç laf söylemeyeceksiniz ve fakat biz, “Yahu yeter artık!” dediğimizde üstümüze “Hoşgörüsüz ırkçılar!” diye saldıracaksınız öyle mi?
Yahu bir gün çıkıp Siyonistleri kınadınız mı? Bir gün ağzınızdan İsrail’i kayıtsız şartsız destekleyen, ABD’yi eleştiren iki kelime çıktı mı? Hadi biz haksızız peki Irak ve Filistin halkı da mı haksız?
Siz Allah(c.c.)’tan korkmaz mısınız?
SSCB dağıldıktan sonra, “NATO’nun hedefi İslâm’dır” diyerek namlularını İslâm âlemine çeviren ve Afganistan’a, “Haçlı saldırısı başlattım!” diyerek giren, Irak’ı işgal edip yedi yüz bin Müslüman’ı katleden, ırza tecavüz, camileri bombalamak ve Kur’an’ı tekmelemek dahil İslâm’ın bütün mukaddeslerine bevleden ve sonra da tutup, “Dinlerarası Diyalog” ve “Medeniyetler İttifakı” ile genelde İslâm âlemi özelde ve özellikle Türkiye’de misyonerlik faaliyetlerini kudurtan Haçlı-Siyon ittifakı mâsum ve hoşgörüyü alabildiğine hak eden mihraklar, amma, “Hayır ne İslâm âlemi ve ne Türkiye’de bu pisliklerin insanımıza ve toprağımıza tebelleş olmasın!” diyen bizler ırkçı, ulusalcı, meseleyi abartan fanatikleriz öyle mi?
Siz Hz. Muhammed(s.a.v.)’den utanmaz mısınız..
Demek, “ Muhammed, hangi yeniliği getirmiştir, onun getirdikleri arasında sadece kötülükleri ve insani olmayanları bulursun, vaadettiği inancı kılıçla yayma emri gibi. Tanrı kan dökülmesini sevmez. İslam’da Tanrı ile akıl arasında ayrılmaz bir bağ yoktur. İslami Cihad akla ve Tanrı’ya aykırı” diyen Vatikan’daki Papaz’ın Müslümanların ülkelerindeki misyonerlik faaliyetlerine hoşgörü göstermemesinde hiç suçu yok. Demek Avrupa’nın hemen her ülkesinde Hz. Muhammed(s.a.v.)’i aşağılayan karikatürler çizilip ikide bir Avrupa’daki dergi ve gazetelerde yayınlanması demokrasi ve insan haklarından doğan bir hakkın kullanılması ve fakat Türkiye’de bu toprağın insanını, “Misyonerler şehrimizde cirit atıyor!” demesi insanlık dışı, demokrasi dışı, ırklı ve ulusalcı bir tavır öyle mi?! Ne diyeyim Allah(c.c.) sizi bildiği gibi yapsın ve gerçekten kime yakınlık duyuyorsanız onlarla birlikte haşretsin...
-Haçlıların camilerimizdeki hutbelere müdahalesi ve iktidarın buna boyun eğmesi,
-ders kitaplarına Hıristiyan ilahilerinin girmesi,
-Fatiha’dan Hıristiyan ve Yahudileri kasteden ayet meallerinin çıkartılması
toprakları Hıristiyan ve Musevilerin işgali altında olan ve her gün yüzlerce mümin kardeşi Hıristiyan ve Musevilerce katledilen Müslüman’ı hiç tahrik etmedi de bir bizlerin gazetelerde “Misyonerlerin niyeti yalnızca dini tebliğ değil, onların topraklarımızda da gözü var!” diye yazmamız Trabzon’da Rahip Santaro ve Malatya’da üç Hıristiyan’ın öldürülmesine sebep oldu öyle mi?!
İçimizdeki Siyonist ve Haçlılar Malatya’daki olayları bahane ederek bu toprağın masum insanlarına öylesine pervasızca saldırdılar ki herkes pıstı ve tuttular, “Misyonerlik Türkiye’de tehlikeli değil!” demeye başladılar.
İşte psikolojik harp bu. Elin oğlu tutar en haklı olduğun konuda seni böyle haksız çıkarır. Misyonerlik Türkiye’de tehlike değil de bu cinayetler neyin nesi? Misyonerler bir an evvel ya misyonerlikten vazgeçmeli ya Türkiye’yi terk etmelidir..
Hasan Demir (Yeniçağ-23.Nisan.2007) |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/4/2007
-
HATAY....
3/4/2007
-
MÜSLÜMAN BİLİM ADAMLARININ BİLİNMEYEN İLKLERİ
Yüzyıllar önce Semerkant, Bağdat ve İstanbul'dan Latinceye veya Fransızcaya çevirilen kitaplar ve buluşlar ilk bulan alimler göz ardı edilerek Avrupalı bilim adamları tarafından nasıl sahip çıkıldı? Dekart, Galile, Kopemik, Newton, Lavoisier, Kepler, Wright Kardeşler, Toriçelli, Kristof Kolomb, Vasco de Gama... İçinizde bunları tanımayan var mı? İlkokuldan başlayarak tanımaya başladığımız bu yabancı bilim adamları tarih kitaplarına bakarsanız, birçok önemli buluşun "ilk" sahibi. Yüzyıllar önce Semerkant, Bağdat ve İstanbul'dan Latinceye veya Fransızcaya çevirilen bir çok kitaplar ilk bulan alimler göz ardı edilerek Avrupalı bilim adamları tarafından sahip çıkıldı. Günümüzde batılı bilim adamları bunları yer yer itiraf etmektedirler. Mesela "Newton'dan yerçekimini "ilk bulan" kişi diye bahsederiz. Oysa yerçekimini ilk keşfeden, bilim adamı, pek tanımadığımız bir müslüman: Razi'dir. Şimdi gelin, Batı kaynaklı önyargıları bir kenara bırakalım ve bilimsel birçok buluşu "ilk" yapan İslam bilginlerini tanıyalım. (Aşağıda isimleri geçen alimlerin yaşadıkları zamanları göz önüne alırsak son bir kaç yüzyılda ilim adına millet olarak hemen hemen hiç bir şey yapamadığımızı görüyoruz. Günümüzde üniversitelerimiz dünyada ilk 1000 e bile girmekte zorlanıyor ne yazık ki...)
İlk kağıt fabrikasını kuran alim İbni Fazıl
Kızamık ve çiçek hastalığını keşfeden; Alim Razi
Mikrobu ilk tanımlayan alim Akşemseddin
Cüzzamı bulan alim İbni Cessar
Vebanın bulaşıcı olduğunu bulan alim İbni Hatip
Verem mikrobunu bulan alim Kambur Vesîm
Retina tabakasını bulan alim İbni Rüşd
İlk göz ameliyatını yapan alim Ammar
İlk kanser ameliyatını yapan alim Ali bin Abbas
Küçük kan dolaşımını bulan alim İbnünnefis
İlk Tabipler odası başkanı Ali bin Rıdvan
Sıfırı ilk kullanan alim Harizmi
Trigonometriyi ilk bulan alim Battani
Tanjant, kotanjant ve kosekantı ilk kullanan alim Ebul Vefa
Trigonometri kitabını yazan alim Nasiruddin Tusi
İlk trigonometrik dönüşüm formülünü bulan alim İbni Yunus
Binom formülünü ilk bulan alim Ömer Hayyam
İlk difransiyel kitabını yazan alim. Sabit bin Kurra
Ondalık kesiri ilk bulan alim Gıyaseddin Cemşid
İlk usturlabı yapan alim Zerkali
Dünyanın döndüğünü keşfeden ilk alim Biruni
Dünyanın çevresini ilk ölçen alim Musa kardeşler
Güneşin yüzündeki lekeleri ilk bulan alim Fergani
Yıldızların yer ve açıklıklarını ölçen ve ilk cetveli geliştiren alim Cabir bin Eflah
İlk otomatik kontrol sistemleri tasarlayan alim Ahmet bin Musa
Sibernetiği ilk kuran alim. İsmail-El Gezeri
İlk optik temellerini koyan alim İbni Heysem
Sesin fiziki açıklamasını ilk yapan alim Farabi
İlk torna tezgahını yapan alim İbni Karara
Kanatlarla uçan ilk alim Hazerfen Ahmed Çelebi
İlk uçağı yapan alim Ebu Firnas
Yer çekimini ilk bulan alim Razi
Sarkaçlı saati ilk yapan alim İbni Yunus
Maddelerin özgül ağırlığını ilk hesaplayan alim Hazini
Atomun parçalanabileceğim ilk bulan alim Cabir bin Hayyan
Gök kuşağını ilk açıklayan alim Kutbettin Şirazi
İlk kimya laboratuarını kuran alim. Cabir
Saf alkolü ilk elde eden alim Razi
Fosforu ilk bulan alim Beşir
Havan topunu ilk bulan alim Fatih Sultan Mehmed
İlk kıta seyahatnamesini yazan alim İbni Battuta
İlk dünya haritasını çizen alim Mürsiyeli İbrahim
İlk ecza kitabını yazan alim İbni Baytar. |
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
1/4/2007
-
Amerika'daki Ermeni Propagandası ve Büyükelçi Ahmet Rüstem B
Amerika'da Ermeni propagandasının geçmişi oldukça eskidir. Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanmış olan dört ciltlik Osmanlı Diplomatik Belgelerinde Ermeni Sorunu adlı kitabımıza da başvurarak Tarihten birkaç not aktaralım:
Yıl 1820: İlk Amerikan Protestan Misyonerleri Pliny Fiks ve Levi Parsons İzmir'e ayak bastılar. Levi Parsons, İzmir'e çıkar çıkmaz, "Bu günah İmparatorluğunu tamamen yıkmak ahdim olsun" diye yazdı ve ardından gelen misyonerler onun için şiirler, destanlar düzdüler. Osmanlı Ermenileri arasında çalışmaya başlayan Amerikan misyonerleri, bol paralı ve donanımlı olarak Türkiye'ye geldiler ve bazı Ermenileri çabucak kendilerine çektiler. Fanatik misyonerler, Müslüman Türklerle Hıristiyan Ermeniler arasında ayrılık tohumları ektiler ve Amerika'da Türkler aleyhinde sistematik propagandanın ilk adımlarını attılar.[1]
Yıl 1830: Amerika Birleşik Devletleri ile Osmanlı Devleti Arasında Ticaret Anlaşması imzalandı ve ABD, en geniş anlamda kapitülasyon hakları kazandı. Anlaşmada Osmanlı Ermenileri lehine dolaylı hükümler yer aldı. Amerikan tüccarı, Anadolu'da Ermeni simsarlar kullanma hakkı kazandılar ve Amerikan hizmetine alınan Osmanlı vatandaşı bu simsarları da kapitülasyonlardan yararlandırmaya ve onlara kanat germeye yöneldiler.
Yine yıl 1830: Amerikan Protestan Misyonerleri İstanbul'u merkez yaptılar ve Anadolu'yu üç bölgeye ve birçok "istasyon"a ayırarak Ermeni toplumu arasındaki çalışmalarını yoğunlaştırdılar. Gregoryen Ermenilerin bir bölümü Protestan mezhebini kabul etti ve Amerika'nın (ve İngiltere'nin) koruyuculuğu altına girdiler.
Yıl 1848: Amerikan Misyonerleri, Osmanlı Devletinde bir Protestan Cemaati yarattılar. Tamamı Ermenilerden oluşan bu yeni cemaatı Osmanlı Hükümetine resmen tanıttılar.
Yıl 1850: Amerikan Misyonerleri Osmanlı Ermenileri arasında eğitim çalışmalarını hızlandırdılar ve bundan sonraki 35 yıl içinde 80 High School, 8 yüksek kolej ve 16 kız okulu açtılar.
Yüksek Kolejler şuralardı:
İstanbul (Robert Kolej), İstanbul (Üsküdar Amerikan Kız Koleji), Harput (Fırat Koleji), Merzifon (Anadolu Koleji), Antep (Merkezi Anadolu Koleji), Kayseri (Talas Koleji), Mersin (Tarsus Koleji), Samakov (Rumeli Koleji)
Öğrenci sayısı bir ara 27 bini aşan bu okullara ve kolejlere bütün 19. Yüzyıl boyunca hemen hiç Türk-Müslüman öğrenci alınmadı. Ancak 20. Yüzyıl başlarında tek tük Türkler de misyoner okullarına alınmaya başlandı. Halide Edip Adıvar ve Hüseyin Bey (Lozan Konferansında tercüman) gibi bazı Türkler bu okullardan il mezun olanlardandır.
Yıl 1860: Amerikalılarla iş yapan bazı Ermeni işadamları ABD vatandaşlığına geçmeye ve Amerika'ya göç etmeye başladılar. Atlantik ötesinde iş tutan bu Ermeniler, Anadolu'dan Amerika'ya halı, kilim götürürken Türk düşmanlığını da taşıdılar. Düşmanlık propagandasını ticari amaçlarla ustaca kullandılar ve Türkiye'nin yerini bile bilmeyen saf Amerikalılara Türk düşmanlığı aşılamağa çalıştılar ve bundan maddi çıkarlar sağladılar.
Yıl 1865: Amerikan Misyonerleri, Osmanlı ülkesinden seçtikleri yetenekli Ermeni gençlerini burslu olarak Amerikan Üniversitelerine göndermeye başladılar. Bu öğrencilerin bir bölümünü Teoloji fakültelerinde yardımcı misyoner olarak, bir bölümünü de laik fakültelerde başka amaçlarla yetiştirdiler. Bu gençlerin bir bölümü Amerikan vatandaşlığına geçirildi ve Türk aleyhtarı Emeni propagandasında kullanıldı. Türkiye'de görevli bazı Amerikan misyonerleri, daha sonraki tarihlerde Ermeni ihtilalcilerini desteklemiş, Taşnak ve Hınçak komitelerinin gizli kuryeliğini üstlenmişlerdir. (Osmanlı makamları, kapitülasyonlar yüzünden misyonerlerin mektuplarını açamıyorlardı. Buna rağmen Merzifon Amerikan kolejinde görevli Kayayan ve Tumayan adlı iki misyoner 1893'te suç üstü yakalanmış, Ankara'da yargılanıp idama mahkum edilmişler, fakat Amerika ve İngiltere'nin baskılarıyla serbest bırakılıp Londra'ya gönderilmişler, oradan Türkiye düşmalığını sürdümüşlerdir.).
Yıl 1870: Osmanlı ülkesinden Amerika'ya Ermeni göçleri artmaya başladı.
Yıl 1886: Ermeniler için Anadolu'da (Sivas'ta) ilk Amerikan Konsolosluğu açıldı ve bunun başına bir misyoner ailenin çocuğu olarak Tokat'ta doğmuş ve çocukluğu Ermeniler arasında geçmiş olan Mr. Jevet adlı bir konsolos getirdiler. (Sivas Başkonsolosluğuna bağlı olarak Ankara'da da bir Amerikan Konsolosluk Ajanlığı açıldı.)
Yıl 1894: Ermeni sorunu ilk defa Amerikan Senatosunun gündemine getirildi. Sasun'da Ermeni ayaklanması dolayısıyla Louisiana Senatörü Newton Blanchard tarafından Senatoya sunulan ve 3 Aralık 1895 günü kabul edilen tasarısıyla Türkiye haksız yere suçlandı ve kınandı. (107 yıl önce).
Yıl 1895: Sivas'tan sonra Erzurum'da da Amerikan Konsolosluğu açıldı ve Ermeniler arasında çalışmaya koyuldu. Aynı yıl Ermeni Hınçak ve Taşnak komiteleri Türkiye'de kanlı eylemlerini arttırdılar.
Yine yıl 1895: ABD Hükümeti, güya Ermenileri ve misyonerleri korumak için, Osmanlı kara sularına bir savaş gemisi gönderdi. Mersin ve İskenderun limanlarına demir atan geminin komutanı Amiral Selfridge, Halep Valisine ve Mersin Mutasarrıfına ağır mektuplar gönderdi. (106 yıl önce).
Yıl 1896: Ermeni iddiaları ikinci defa Amerikan Senatosu ve Temsilciler Meclisi gündemine getirildi ve Ocak 1896'da her iki mecliste Türkiye aleyhine bir karar kabul edildi. Ayrıca New Hamshire Senatörü Sallinger, Osmanlı Ermenileri lehine müdahale edilmesini öngören bir kanun tasarısını Senato'ya sundu.(105 yıl önce).
Yıl 1896-1900: Anadolu'dan Amerika'ya Ermeni göçleri hızlandı. Özellikle Misyoner faaliyetlerinin yoğun olduğu Harput, Merzifon gibi yörelerdeki Ermeni nüfusunun yarıdan fazlası Amerika'ya göç etti. Türkiye'den göç eden Ermeni göçmenlerden bazıları, Amerikan pasaportu aldıktan sonra geri dönüp Anadolu'da kanlı eylemlere karıştılar ve ABD makamları "vatandaş" diye bunları resmen himaye etmek istediler.
Yıl 1900: Harput'ta (Elazığ yakınında) Amerikan Konsolosluğu açıldı. Sivas, Erzurum ve Harput'taki Amerikan konsolosluklarının her üçü de kirayla Ermeni evlerine yerleşmiş, Ermeni tercüman ve memurlar kullanmış ve Washingoton'a Ermeni yanlısı çarpık ve tek taraflı raporlar sunmuşlardır.
Yıl 1909: ABD Hükümeti, Adana olayları dolayısıyla Osmanlı sularına iki savaş gemisi gönderdi. "Marblehead" ve "San Fransisco" adlarındaki bu savaş gemileri yerel makamlara ve Türk Hükümetine gözdağı verdiler...
Yıl 1914: Washington'dan İki Sürpriz.
Amerikan basınında, 1880'lerden beri sistematik biçimde Ermeni propagandası yapılıyordu. Müslüman Türklerin Hıristiyan Ermenilere baskı yaptıkları ileri sürülüyor, Türk Hükümeti ve Türk insanı haksız yere suçlanıyordu. Bu karalama kampanyası zaman zaman çok şiddetleniyordu. Washington Elçiliğimiz bu saldırılarla durmadan boğuşuyordu.
1914 yılında Ahmet Rüstem Bey Washington'a Büyükelçi atandı ve Başkan Woodrow Wilson'a güven mektubunu sunup 24 Haziranda resmen görevine başladı. Büyükelçi payesiyle Washington'a atanan ilk Osmanlı diplomatik temsilcisiydi. (Ondan önce Washington'da görev yapmış olan temsilcilerimiz Orta Elçi payesinde idiler.)
Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey'in Washington'da göreve başlamasından sadece dört gün sonra, 28 Haziran 1914 günü, Avusturya - Macaristan İmparatorluğu veliahtı Arşidük Francis Ferdinand Saraybosna'da bir suikastta öldürüldü. Bu suikast, bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı'nı fitilledi. Suikasttan bir ay sonra, 28 Temmuzda, Avusturya-Macaristan Sırbistan'a savaş açtı ve Rusya, Sırbistan'ın yardım için seferberlik ilan etti. 1 Ağustosta Almanya, 5 Ağustosta da Avusturya-Macaristan Rusya'ya savaş ilan ettiler. Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasında başlayan savaş bir Avrupa savaşına dönüştü. 10 Ağustosta Fransa, 12 Ağustosta da İngiltere Avusturya-Macaristan'a savaş ilan ettiler...
1914 yazında büyük savaş yayıldıkça yayılıyordu ama Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri henüz bu savaşın dışında idiler. Bu iki devleti de savaşa çekmek ve "Avrupa savaşı"nı "dünya savaşı"n dönüştürmek için çabalar harcanıyordu. Almanya, Türkiye'yi; Ingiltere ve Fransa da Amerika Birleşik Devletleri'ni kendi saflarında savaşa çekmeğe uğraşıyorlardı. Türkiye (yani Osmanlı Imparatorluğu), o yılın Kasım ayında büyük savaşa sürüklenecekti, ABD ise ta 1917 yılına kadar savaş dışında kalacaktı.
İşte tam bu sıralarda â€"yani Birinci Dünya Savaşının çıktığı fakat Türkiye'nin henüz savaş dışında bulunduğu aylardaâ€" Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey, Washington'da ayağının tozuyla iki sürprizle karşılaştı:
Birinci sürpriz, savaş gemileriyle ilgiliydi: Yunanistan'a iki Amerikan zırhlısı satılıyor, öte yandan da İngiltere Türkiye'nin iki savaş gemisini gasp ediyordu. Türk Hükümeti, üstün durumdaki Yunan deniz kuvvetlerine karşı donanmamızı güçlendirmek amacıyla, 1911 yılında bir İngiliz tersanesine "Reşadiye" adlı bir dretnot sipariş etmiş; ayrıca, Brezilya için İngiltere'de yapılmakta olan "Rio de Janeiro" adlı dretnotu satın almış ve buna "Sultan Osman" adını vermişti. Bu savaş gemilerinin paraları Türk halkından toplanmış ve 200.000 lira tutarındaki son taksitleri de son kuruşuna kadar ödenmişti. Yapımları tamamlanan "Reşadiye" ve "Sultan Osman" zırhlıları 1914 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında Türkiye'ye teslim edilecekti. Artık gün sayılıyordu. Türk halkı, dişinden tırnağından artırarak parasını ödediği gemilerin nihayet teslim alındığı günü beklerken, İngiltere, â€" en basit ticaret hukuku kurallarını da ayakların altına alarakâ€" parası ödenmiş olan bu gemilere el koyduğunu ve Türkiye'ye teslim etmeyeceğini açıklamıştı (6 Ağustos 1914). İngiltere'nin bu kararı Türkiye'de şok yaratmıştı.
İkinci şok Amerika'dan geldi. Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey, Washington'a vardığı günlerde, Amerikan donanmasının "Idaho" ve "Mississipi" adlarındaki iki zırhlısının Yunanistan'a satılmak üzere olduğunu öğrendi. Yunanlılar, Amerika'dan savaş gemisi satın alma işini çok gizli tutmuşlar, görüşmeleri, pazarlıkları gizlice yürütmüşler ve işi bağlamışlardı. Büyükelçimiz bu satışı önlemek için hemen harekete geçti, üstüste girişimlerde bulundu, Başkan Wilson'a kadar çıktı. Bu gemilerin satışının Yunanistan'ı Türkiye'ye karşı kışkırtacağını, Yunan saldırganlığını arttıracağını, barışa zarar vereceğini anlattı; gemilerin Yunanistan'a teslim edilmemesini istedi. Ama Büyükelçimizin girişimleri sonuçsuz kaldı. Başkan Wilson, Yunanistan'ın bu gemileri savaş amacıyla kullanmayacağını iddia etti. Venizelos'tan bu konuda "güvence" almıştı! Sonunda Amerikan senatosu 18 olumsuz oya karşı 124 oyla gemilerin Yunanistan'a satılmasını kabul etti. Başkan Wilson da kararı onayladı.
Türkiye, tam dünya savaşının patladığı günlerde ortak bir İngiliz-Amerikan darbesi yemiş oldu. Amerika'nın Yunanistan'a iki zırhlı satması, İngiltere'nin de iki Türk zırhlısını gasp etmesi sonucu, Türk deniz kuvvetleri, Yunanistan karşısında hepten aciz kaldı ve o savaşta Çanakkale boğazından dışarı pek çıkamayacaktı.
Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey, Atlantik ötesinde Türkiye aleyhinde yürütülen propagandalar sayesinde Yunanistan'ın başarılı olduğunu anlamıştı. Sadrazam Sait Halim Paşa'ya gönderdiği bir raporda, Yunanlıların yirmi seneden beri Türkler aleyhinde yaptıkları propagandalar ile Amerika'da Türk aleyhtarlığı yaratıldığını söyleyerek bu propagandalara propaganda ile cevap vermek gerektiğini, bunun için kendisinin de devamlı olarak gazetelere makaleler yazdığını ve demeçler verdiğini ve bu türlü çalışmalara devam edeceğini bildirmişti.[2]
Yine yıl 1914: ABD'de Ermeni Propagandası Tekrar Patlıyor ve Türk Büyükelçinin Sabrı Taşıyor.
Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey'in Amerika'ya varışından az sonra karşı karşıya kaldığı ikinci sürpriz, Amerikan basınında yeniden patlak veren Ermeni propagandası oldu. Amerikan gazeteleri, adeta ağız birliği yaparak, Müslüman Türklerin Hıristiyan Ermenileri kılıçtan geçirdiklerini iddia ediyor ve Amerikan Başkanının harekete geçmesini, Türk karasularına Amerikan savaş gemileri göndermesini istiyorlardı. Amerikan basını, bu kadarla da yetinmiyor, Türk devletine ve milletine adeta küfür yağdırıyordu. Türk halkının dini, milliyeti, soyu sopu ile alay ediliyor ve Türkler aleyhinde akıl almaz hakaret sözleri sarfediliyordu.
Büyükelçi Rüstem Bey, bu saldırıların arkasında İngiltere ile Fransa'nın bulunduğunu anlamıştı. Bu iki devlet birinci Dünya Savaşına girmişlerdi ve şimdi Amerika'yı da yanlarına çekmek istiyorlardı. Amerikan yönetimini ve kamuoyunu etkilemek için sözde "Ermeni katliamı" propagandasını kullanıyorlardı. Bir bölüm Amerikan yazar çizerini de kazanmışlardı. Türklerin sırtından savaş propagandası yürütülüyordu. Oysa ortada fol yok yumurta yoktu. Türkiye henüz savaşa girmemişti ve 1914 yazında Türkiye'de bir tek Ermeninin burnu bile kanamamıştı. Böyle olduğu halde Türkiye'de Ermenilerin kılıçtan geçirildiği yazılıp çizilebiliyordu.
Bu çirkin karalama kampanyası Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey'i çileden çıkardı. Amerika, Yunanistan'a iki savaş gemisi satmakla kalmamış, şimdi de Türklere karşı bir düşmanlık kampanyası başlatmıştı. Dahası, bu kampanyası frenlemek için Amerikalılarda hiçbir hareket yoktu. Büyükelçi, bu saldırıları sineye çekemedi. Basındaki saldırılara yine basın yoluyla cevap vermekten başka çare göremedi ve 8 Eylül 1914 günü "Evening Star" gazetesine bir demeç verdi. "İngiltere ve Fransa'nın Türkiye'de Hıristiyanlara katliam yapıldığı yalanını Amerikan kamuoyunun önüne serdiklerini ve bu yalanı bahane ederek Türk limanlarına Amerikan savaş gemileri gönderilmesini isteklerini" söyledi. Geçmişte ayaklanmaların bastırıldığını, fakat Ermenilerin Hıristiyan oldukları için değil, isyan ettikleri için, Fransa, İngiltere ve Rusya'nın desteğiyle ve silahla Osmanlı devletini zayıflatmak istedikleri için cezalandırıldığını belirtti.
Rüstem Bey, yalnız açıklama yapmakla yetinmiyor, fakat aynı zamanda basın yoluyla karşı saldırıya geçiyor ve soruyordu: Böyle silahlı ayaklanma karşısında kalsalardı Fransa, İngiltere ve Rusya acaba ne yaparlardı? Masum bir ırka karşı dünyanın gözleri önünde yirmi planlı katliam (pogrom) sergilemiş olan o Rusya acaba ne yapardı? Ya Fransa ve İngiltere? Ülkelerinin özgürlüğü için dövüşen Cezayirlileri mağaralara tıkıp sonra onları dumanla boğmuş olan Fransa, Sipahi isyanında yakaladığı Hindlileri top namlularının ağzına bağlayıp sonra o topları ateşleyen İngiltere aynı tahrikler karşısında kalsalardı acaba ne yaparlardı?
Bu soruları sorduktan sonra Amerikalılara dönen Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey, onlara da adeta "Siz, şöyle bir aynaya bakınız da kendi çirkin yüzünüzü görünüz" demek ister gibi davranıyor. Sözünü sakınmıyor. Amerikan gazetelerinin bir çoğunun İngiltere ve Fransızların tarafını tutarak Türklere saldırmaları karşısında "şunu söylemeğe kendimi yetkili görüyorum ki" diye söze başlıyor. Amerikalıların Filipinleri işgal ederken yerli halka uyguladıkları "Water Cure" denen işkenceleri ve her Allahın günü Amerika'da işlenen yüz karası "linç etme" suçlarını hatırlatıyor. "Bunların hatırlanması Türkiye'ye saldırırken Amerikalıları daha ihtiyatlı yapmalıydı" diyor. Sırça köşkte oturan bir kimse komşusunun camına taş atarken düşünmelidir, demek istiyor. Amerikalılara bir de soru yöneltiyor: "Farz edelim ki, diyor, Amerika'daki zencilerin, Amerika Birleşik Devletlerinin istilâsını kolaylaştırmak için Japonlarla gizlice anlaşmış oldukları ortaya çıkarıldı. Acaba o zencilerin kaçı hayatta bırakılırdı?" diye soruyor.
Son olarak Ahmet Rüstem Bey, Atlantik ötesindeki Ermeni propagandasının ABD'yi İtilaf Devletleri safında savaşa sokmak amacı güttüğünü belirtiyor ve Amerikan Hükümetinin bu oyuna gelmeyeceği inancını dile getiriyor. Şöyle diyor:
"Büyük Britanya ve Fransa, Türkiye'ye karşı yeni bir tahrik kampanyasına girişmişlerdir. Bu kampanyayla oralarda uğursuz bir şeyler olmasını, kötü tahminlerinin doğru çıkmasını, ABD'nin de Doğu'ya savaş gemileri göndermesini ve böylece Avrupa savaşına karışmasını sinsice bekliyorlar. Ama ABD yönetiminin bu adi tuzağa düşmeyecek kadar temkinli olduğuna inanıyorum. Türkiye'de bir tek vatandaşının burnu bile kanamamış olan Amerika Birleşik Devletleri, Türk sularına neden savaş gemisi gönderecek? Hıristiyanların da yaşadığı İzmir'i, Beyrut'u mu bombalayacak? Yoksa daha ne yapabilecek ki? Amerikan halkı savaş istiyor mu bakalım?..."[3]
Başkan Wilson'un Tepkisi Büyükelçi A. Rustem Bey, "ağır ol da molla desinler" zihniyeti ile hareket etmemiş, Amerikan basınındaki çirkin saldırıları sineye çekmemişti. Pasif savunmaya da çekilmemiş, Amerikalılara kendi silahlarıyla cevap vermişti. Çuvaldızı durmadan Türklere batıran Amerika'yı birazcık iğneleyivermişti. Amerikan zencilerine yapılan vahşete, Filipinlerdeki işkencelere birer cümleyle değinivermişti.
Amerika'da yürütülen Türkler aleyhindeki çirkin iftira kampanyası karşısında kılını bile kıpırdatmamış olan Başkan Wilson, bu defa Büyükelçi Rüstem Bey'in demecini görünce adeta küplere binmiş! Vay sen misin koskoca Amerika'yı iğneleyen!? Washington'da görevli bir yabancı Büyükelçi nasıl olur da uluorta Amerika'yı eleştirebilirmiş, nasıl olur da basına böyle demeç verebilirmiş! Bu, düpedüz Amerika'nın içişlerine karışma demekmiş. Bir yabancı diplomat nasıl olur da Amerikan yönetiminin işlerine burnunu sokabilirmiş! Hele Büyükelçinin, Amerika'da zencilere yapılanları ve Filipinler'deki işkenceleri diline dolaması sineye çekilebilir gibi değilmiş. Sadece bu demeci Büyükelçinin "istenmeyen adam" ilan edilmesine kafiymiş...
Başkan Wilson, ilk öfkeyle bunları düşünmüş. Büyükelçi Rüstem Bey'i derhal "istenmeyen kişi" ilan etmeyi, hatta Osmanlı devletiyle ilişkileri kesmeyi aklından geçirmiş. Dışişleri Bakanı Bryan ve yardımcısı Robert Lancing araya girip Başkanı yatıştırmışlar. Avrupa'da büyük savaşın başladığı o günlerde Türkiye ile bozuşmak Amerikan çıkarlarına da zarar verebilirdi. Onun için önce bir soruşturma yapılmasına karar verilmiştir. Başkan Wilson, 10 Eylül 1914 günü Dışişleri Bakanına şunları yazmıştır:
"Sayın Dışişleri Bakanı, Dün gönderdiğiniz önemli şeyleri aldım. Karar vermeden önce düşünmem için kendime biraz zaman tanıdım. Yalnız bir tanesi bence apaçıktır: Türk Büyükelçisi sınırı aşmıştır. Raporda ileri sürdükleri onun önüne serilirse ve raporun doğru olup olmadığı kendisine sorulursa iyi olur. Eğer doğru değilse onun söylediklerini lütfen bana bildiriniz. Onun söylediklerinin ne olduğunu kesin olarak kendisinden öğrendikten sonra kendisini makbul bir kimse olarak uzun süre ağırlayıp ağırlamayacağımızı düşünürüz."[4]
Başkanın bu talimatı üzerine, Amerikan Dışişleri Bakanı Bryn, 11 Eylül günü Rüstem Bey ile bir görüşme yaptı. "Evning Star" gazetesinde çıkmış olan demecin kesitini kendisine sundu. Bu sözlerin kendisine ait olup olmadığını sordu. Büyükelçi, bu sözlerin kendisine ait olduğunu kabul etti. Gazeteye neden böyle bir demeç vermek gereği duyduğunu yazılı olarak bildireceğini söyledi.
Ahmet Rüstem Bey'in Cevabı Ahmet Rüstem Bey, o gün oturup uzunca bir muhtıra kaleme aldı ve ertesi gün bunu Amerika Dışişleri Bakanına gönderdi. 12 Eylül 1914 tarihini taşıyan bu mektupta şunları söyledi:
"Sir, Dün sabah sizinle yaptığım görüşmeyle ilgili olarak aşağıdaki hususları belirtmeme müsaadenizi rica ederim.
Dün bana verdiğiniz ve bugün bu yazıyla birlikte size iade ettiğim Star gazetesi kesitinde bana atfedilen sözler benim kullandığım dilin doğru bir ifadesidir.
ABD'de görülen bazı tatsız gelişmeleri basında gözler önüne sermek şeklinde tuttuğum yolun alışılmamış bir yol olduğunun tamamiyle farkındayım. Fakat Türkiye'nin ve ABD'nin çıkarlarını düşünerek tepki göstermek istediğim durum da pek alışılmış bir durum değildi.
Türkiye, yıllardan beri Amerikan basınının sistematik saldırılarına hedef olmaktadır. Bu saldırılar, sık sık en ağır dille Türkiye'nin bütün duygularını incitmektedir. Türkiye'nin dinine, milliyetine, adetlerine, geçmişine ve bugününe küfredilmiştir. Türkiye, bütün kötülüklerin bataklığı imiş gibi gösterilmiştir. Geçmişte Türkiye'de görülen ve benim gibi bütün diğer Osmanlı aydınlarını da üzen bazı aşırılıklar, diğer milletlerin yaşamında da benzerleri görüldüğü halde, Türkiye'ye karşı bitmez tükenmez şiddetli bir saldırı teması olarak kullanılagelmektedir.
Basının bu tutumu Amerikan kamuoyunu Türkler aleyhinde zehirlemekte o kadar ileri gitmiştir ki Türk soyunun her üyesi Amerika'da ancak "iğrenç" (unspeakable) sıfatıyla zikredilir olmuştur.
Türkiye, Balkan Savaşında yenik düşüp kanayan yaralarını sarmağa uğraşırken ve tatlı bir söze muhtaç iken bile her Amerikan gazetesinin en acımasız alaylarına ve küfürlerine maruz kalmıştır...
Diğer taraftan, Türk-Yunan ilişkilerinin pek gergin olduğu şu sırada "Idaho" ve "Mississipi" zırhlılarının Yunanistan'a satılmasının Türkiye'de yarattığı olumsuz havaya, şimdi bir de ABD'nin Türk sularında savaş gemileriyle gösteri yapacağı söylentileri eklenince, Türk halkında ABD'ye karşı şiddetli bir tepki yaratabilir. Asıl üzücü olan, Amerikan basınının, Türkiye'de Hıristiyanlara karşı toplu katliam hazırlandığı yolundaki asılsız iddiasında ısrar etmesidir...
Türkiye ile ilişkiler bakımından Amerikan basınını daha sorumlu bir tutum izlemeye sevketmek için büyük bir çaba harcamak elzemdi. Amerikan yönetiminin basın karşısında çaresiz olduğu malumdur. Dolayısıyla bu konuda harekete geçme işi Türk Büyükelçisine kalmıştır.
Harekete geçerken Amerika Birleşik Devletleri'ne saldırmış veya onları eleştirmiş olduğum pek söylenemez. Benim Amerikan saldırısına karşı ülkemi savunduğum apaçıktır. Savunmam, ABD'nin de kınanacak bir takım kusurları olduğunu göstermek biçiminde olmuşsa, bu, kusurlarını kapatacak fevkalade meziyetleri olan Türk halkına karşı Amerikan basınını daha insaflı davranamaya ikna etmenin tek yol olduğuna inandığımdandır.
Diplomatik kuralları aşmış olabilirim. Fakat, karşı karşıya kaldığımız durumun, alışılmıştan sapmayı yalnız hoş görmekle kalmayıp aynı zamanda haklı göstereceğine kuvvetle inanırım. İnsanlığın çıkarı şekle feda edilemez.
Ben, Türkiye'ye, Amerika Birleşik Devletleri'ne ve nihayet insanlığa karşı manevi görevimi yerine getirmiş olduğuma kaniim."[5]
Ekim 1914: Türk Büyükelçisi A. Rüstem Bey, Protesto Makamında ABD'yi Terk Ediyor.
Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey'in yukardaki cevabı Başkan Wilson'u ve Amerika Dışişleri Bakanlığını tatmin etmedi; Tersine, onları daha da kızdırdı. Amerikan yönetimi, Büyükelçinin Amerikalıları açıkça eleştirmesini kabul edemiyor; buna karşılık Amerikan gazetelerinin Türkiye'ye karşı sistematik saldırılarını ise pek önemsemiyormuş gibi davranıyordu.
Amerikalılar, kendi aralarında birkaç gün yazıştıktan sonra, Büyükelçiden özür dilemesini istediler. Ahmet Rüstem Bey, Wilson'dan özür dilerse Washington'da kalabilecek ve iki ülke arasındaki dostça, ilişkiler yine eskisi gibi devam edecekti. Ameria Dışişleri Bakan Vekili Robert Lansing, bu kararı 19 Eylül günlü bir mektupla Büyükelçimize resmen bildirdi. Şöyle dedi:
"...Mektubunuzda, o demeçleri verdiğinizi ve gazetede çıkan yazının doğru olduğunu kabul ediyorsunuz. Bu ülke basınının Türkiye'ye karşı düşmanlığını, diplomatların görevli oldukları ülkelerde uymaları gereken davranış kurallarını çiğnemenizi haklı göstereceğini söylüyor ve ayrıca bu ülkenin Türkiye'ye karşı politikasını eleştirmeyi fırsat biliyorsunuz.
Başkan beni, notanızdaki üslubun kabul edilemeyeceğini, davranışınızı izah edişinizin de tatminkâr olmadığını size bildirmekle görevlendirdi. Birleşik Devletler basınının bir bölümünün yayınlarından dolayı kendinizi öfkeye kaptırarak resmi protokolü ciddi olarak çiğnemiş bulunuyor ve bunu kabul ederek kendinizi savunmaya çalışıyorsunuz...
Ekselans, bu başkentteki hizmetlerinizin ülkeniz için yararlı olacağına hala inanıyorsanız ve basında çıkan demecinizden dolayı pişmanlık duyduğunuzu bildirmek istiyorsanız, Başkan, daha fazla yorum yapmadan yayınlanmış olan demecinizi ve notanızı görmemezlikten gelmeye ve bu tatsız olaydan önce Ekselansları ile Birleşik Devletler arasında var olan samimi ve dostça ilişkileri yenilemeye hazırdır."[6]
Ahmet Rüstem Bey, bu notayı alınca Mr. Lansing'e dönüp sorabilirdi: Türkiye'deki Amerikan Elçileri ve Konsoloslarının Türkler aleyhinde Washington'a gönderdikleri ve her yıl Amerikan diplomatik ve konsolosluk belge ciltlerinde yayınlan yazılardan dolayı şimdiye kadar Türkiye'den özür mü dilenmişti? Yıllardır Türkiye'de oturan ve Türk konukseverliğinden alabildiğine yararlanan ve sonra her hafta Amerikan gazetelerine imzalı, imzasız iftira dolu yazılar gönderen Amerikan misyonerleri Türk halından özür mü dilemişlerdi? Hele hele Edwin M. Bliss gibi, Frederick Davis Greene gibi, James Barton gibi, Maria A. West gibi Amerikan misyoner kodamanların Türk düşmalıklarına ne buyrulur? Bu misyonerler Türkler aleyhinde ciltler dolusu kitaplar yazıp hemen bütün Protestan kiliseleri önünde bunları sattırıp cemaatlerini zehirlediklerinden dolayı Türk milletinden özür mü dilemişlerdi? Amerikan basınındaki Türk düşmanlığı kampanyalarından dolayı pişmanlık duyan bir tek Amerikalı var mıydı?...Amerikalılara söylenecek daha pek şey vardı.
Ama Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey, özür dilemedi ve daha fazla tartışmayı da artık gereksiz gördü., 20 Eylül 1914 günü Lansing'e şu kısa cevabı göndermekle yetindi:
"Sir,Basın temsilcilerine verdiğim demeçle ilgili 12 Eylül günlü notama cevap olarak gönderdiğiniz 19 Eylül tarihli notanızın alındığını bildirmekle onur kazanırım. Cevap olarak, Başkan Wilson'a, bu konuda kendisinin görüşünü maalesef kabul edemeyeceğimi ve dolayısıyla buradan ayrılmak için Hükümetimden izin istemeyi gerekli gördüğümü bildirmenizi rica ederim. On beş gün içinde İstanbul'a hareket edeceğim."[7]
Ahmet Rüstem Bey, 27 Eylül günü Sait Halim Paşa'ya da Amerika'yı terk edeceğini bildirdi ve nedenlerini de anlattı. Yıllardan beri Osmanlı Hükümetine hücum eden Amerikan basınının yeni bir malzeme bulduğu ve bu yeni malzemenin de şu olduğunu söyledi: İngiliz ve Fransızlar, Amerika Birleşik Devlerini Savaşa sokabilmek amacıyla, Osmanlı Devletinin Hıristiyanlar için bir katliam hazırladığını ileri sürerek Amerika'yı savaşa teşvik ediyorlardı. Rüstem Bey, bunun için basına bir açıklamada bulunarak bu iki devlete karşı Amerika'nın dikkatini çekmeğe mecbur olmuştu. Amerikan zencilerine karşı yapılan linç etme olaylarını zikretmesi ise, Amerikan gazetelerinin Türkiye'yi barbarlıkla suçlamalarına son vermek içindi. Büyükelçi sadece hukuki savunma hakkını kullandığını söylüyordu. Memlekete dönüş kararının kesin olduğunu da ayrıca bildiriyordu.
Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey, 9 Ekimde Sait Halim Paşa'ya çektiği son bir telgrafta, aynı gün İtalyan vapuru ile New York'tan hareket edeceğini, 18 Ekimde Napoli'de, 25 Ekimde de İstanbul'da olacağını bildirdi. Dikkati çeken bir not daha ekledi. 25 Ekim 1914 tarihine kadar kendisinden bir haber alınamaz ise, akıbeti hakkında araştırma yapılmasını rica etti.[8] Bu ricada bir suikast kaygısı seziliyor.
Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey sağ salim İstanbul'a dönmüştür ama, Sait Halim Paşa'nın kendisi, yedi yıl sonra Roma'da Ermeni kurşunlarıyla şehit düşmüştür.
Çalınacak Minareye Önceden Hazırlanan Kılıf Ahmet Rüstem Bey'in Washington Büyükelçiliği topu topu üç buçuk ay sürmüştür. Onun 24 Haziran 1914'te başlamış olan bu görevi, 9 Ekimde Amerika'dan ayrılışıyla son bulmuştur. Kendisi daha önce ABD'de Elçilik İkinci kâtibi ve Maslahatgüzar olarak da görev yapmıştı. Büyükelçiliği ise onun Washington'da ve diplomasi mesleğinde son görevi oldu. Amerika'dan döndükten sonra bir daha herhangi bir diplomatik görev almadı.
1914 yılında, Amerikan basınında görülen Ermeni propagandası, bir Osmanlı Büyükelçisinin diplomatik kariyerini söndürmüştür. Bu olay, Ermeni "soykırım" iddiaları bakımından çok düşündürücüdür. Tekrar hatırlamak ve vurgulamak lâzımdır: Yıl 1914. Mevsim yaz. Avrupa'da savaş var, ama Türkiye'de ve Amerika'da henüz savaş yok. Doğu Anadolu'da Rus istilâsı, Çanakkale'de İngiliz-Fransız saldırısı yok; Ermeniler henüz Van'da isyan çıkarmıyor, istilâcı Ruslarla silahlı işbirliği yapmıyor, Türk ordusunu arkadan vurmuyorlar. Dolayısıyla Anadolu'da bir Ermeni tehcirinden de eser yok. Tehcir olayına daha tam bir yıl var. 1914 yazında Anadolu'da hiçbir Ermeni olayı yok, hiçbir Ermeninin kılına bile dokunulmamış.
Böyle olduğu halde, 1914 yazında Atlantik ötesinde büyük bir yaygara kopuyor. Çığırtkan Amerikan basını tozu dumana katıyor. Neymiş? Türkiye'de Hıristiyan Ermeniler kılıçtan geçirilecekmiş, kılıçtan geçiriliyormuş. Neymiş? Amerikan Başkanı Wilson, Ermeni din kardeşlerinin imdadına yetişmeliymiş, Türk sularına Amerikan savaş gemileri göndermeliymiş. Amerikan Cumhurbaşkanından bir hareket görülmeyince basın kampanyası daha da şiddetleniyor. Amerikan gazeteleri, söylemediklerini bırakmıyor, Türkleri yerin dibine batırıyorlar...
Ne oluyor Allah aşkına? Durup dururken nedir bu yaygara? Atlantik ötesinde nedendir bu fırtına? Washington'daki Türk Büyükelçisi teşhisi koymakta gecikmiyor. Amerika'da tozu dumana katan bu fırtına Avrupa'dan körüklenmiştir. Açıkça görülüyor ki, Amerika'daki Ermeni katliam propagandasının arkasında bu defa İngiltere ve Fransa vardır.
Bu iki devlet, Almanya ve Avusturya-Macaristan ile savaştadırlar. Şimdi yanlarına Amerika'yı da çekmek istemektedirler. İşinde gücündeki günahsız Anadolu Türk'ünün sırtından çirkin bir oyun oynanmaktadır, acımasız ve büyük bir oyundur bu. Büyük oyundur, çünkü koskoca Amerika Birleşik Devletlerini İtilâf Devletleri safında savaşa çekmek ve bu büyük savaşı mutlaka kazanmak hedefi güdülmektedir.
İngiltere ve Fransa, Amerika'yı etkileyip kendilerine çekebilmek için acaba neden "katliam" kozunu da seçmişlerdir diye sormaya gerek bile yoktur belki. Çünkü bu tür propaganda silahları daha önce de kullanılmış ve etkili olmuştu. Hele Osmanlı devletini parçalamak için "katliam" propagandaları ta 1820'lerdeki Yunan ayaklanmasından beri sık sıkı kullanılmış ve Hıristiyan kitleleri ve devletleri harekete geçirebilmiş idi. Katliam silahı bu defa Amerika'da da etkili olacak, Amerikan kamuoyunu ayağa kaldıracak ve sonunda Amerika büyük savaşa girmek durumunda kalacaktır, diye hesaplanmıştır herhalde.
1914 yılı yazında başlatılan Ermeni katliam propagandası ile ilerde çalınacak minarenin kılıfı hazırlanmıştır. İngiltere ve Fransa'nın Amerika'yı savaşa sokmak hedeflerine Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak hedefleri de eklenince, Ermeni katliam propagandası daha da güçlenmiştir. 2 Kasım 1914'te Rusya Osmanlı devletine savaş ilan etti. Üç gün sonra müttefikleri de Rusya'yı izlediler. 5 Kasım 1914 günü İngiltere ve Fransa da Osmanlı devletine savaş açtılar. Ve dolayısıyla Ermeni katliam propagandaları aldı yürüdü.
Artık hedef sadece Amerika'yı savaşa sokmak değil, aynı zamanda Osmanlı devletini yok etmekti. Bu nihai hedefe gidilirken her şey mubahtı, bu arada Ermeni katliam propagandası da vahşice kullanıldı.
Ve yıl 1915: Türk Hükümeti, "tehcir" kararı alıp, düşmanla işbirliği yapmakta olan Anadolu Ermenilerini Suriye ve Irak'a doğru kaydırmağa başlayınca, düşman devletlerin"katliam" propagandaları ayyuka çıktı. Bu arada ABD halâ savaş dışındaydı. Amerika'ya savaşa çekebilmek için Türkiye'deki Ermenilerin topluca katledildikleri yolundaki düşman propagandası sürüp gitti. Bu propagandaya İstanbul'daki Amerikan Büyükelçisi Morgenthou da katıldı, hatta o savaşta Müttefikimiz olan Almanlar arasından da düşman korasına katılan oldu; Alman Papazı Lepsius gibi.
Savaş dönemi propagandası şiddetinden pek bir şey kaybetmeden sürüp gitti ve barış dönemine de taştı. Ikinci Dünya Savaşından sonra, Almanların Yahudilere yaptıkları "soykırım" olarak adlandırılınca, sözde Ermeni katliamı da "Ermeni soykırımı" diye vaftiz edildi. Katliam veya soykırım diye bir iddianın aslı esası olmadığı Malta sürgünleri olayında açıkça ortaya çıktığı ve belgelendiği halde, iddianın arkası kesilmedi. Propagandanın esası tekrarmış, propagandada başarı tekrarla olurmuş. Ermeni katliam veya soykırım propgandası da hep tekrarlanır durur. Birisine kırk defa deli derseniz o kimse deli olduğuna inanmağa başlarmış. Kırk kez değil, yüzyıldır tekrarlanan Ermeni katliam iddiaları da Avrupalı ve Amerikalı insanların kafalarında iyice yer etmiş görünmektedir. Bu iddianın aslı olmağını söyleyenlerin sesleri ise boğulmakta, tozdan dumandan ferman okunmamaktadır. Ama biz söylemekten ve yazıp çizmekten usanmayacağız.
Tekrar Amerika'ya dönelim ve oradaki Ermeni propagandasıyla ilgili bir iki not daha ekleyelim.
|
Tarihten Birkaç Not Daha
1915-17: Türkiye'deki Amerikan Büyükelçisi Morgenthau, Ermeni iddialarını destekleyen ağır raporlar kaleme alıp Washington'a gönderdi. (Bunun için Türklerden hiç özür dilemedi.)
1918 - 23: "Near Esat Relief" adlı Amerikan Yardım Örgütü Anadolu'da faaliyetlerini sürdürdü ve Ermenilere yardım için çok büyük paralar harcadı.
1923 Amerika'da, "Lozan Antlaşmasına Hayır" sloganıyla Türk aleyhtarı büyük bir kampanya başlatıldı. Başını Ermeni ve Rum lobilerinin çektiği bu kampanya etkili oldu. Bunun karşısında "Lozan'a Evet" sloganıyla başlatılan karşı kampanya nispeten daha zayıf kaldı.
1927 Amerikan Senatosu, Türkiye ile ABD arasında 6 Ağustos 1923 tarihinde imzalanmış olan Dostluk ve Ticaret Antlaşmasını reddetti (18.1.1927). Antlaşmanın onaylanması için üçte iki çoğunluk gerekiyordu. Senatoda 50 oy lehte, 34 oy aleyhte çıkmış ve üçte iki çoğunluk tutturulamamıştı. Antlaşmanın reddedilmesiyle Türkiye ile ABD arasında normal diplomatik ilişki kurulması engellenmiş oldu. (Daha sonra iki ülke ayrı bir Modus Vivendi ile on yıldan beri kesik olan normal diplomatik ilişkileri 1927 yılında Büyükelçilik düzeyinde yeniden kurdular)[9]
1945 Amerika'daki bazı Ermeniler, BM San Fransisco Konferansına katılan Türk heyetine ve Dışişleri Bakanına suikast planladılar.
1965 "Ermeni Soykırımın 50. Yılı" diye Amerika'da yeni bir Türk düşmanlığı kampanyası başlatıldı.
1968 İlk Ermeni soykırım anıtı Amerika'nın Montebello şehrinde dikildi ve burada Türk halkı karalandı. Bu anıtı Avrupa'da dikilen soykırım anıtları izleyecekti.
1973 Türk diplomatlarına karşı ilk Ermeni suikastı Amerika'nın Santa Barbara şehrinde düzenlendi. T.C. Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile yarımcısı Konsolos Bahadır Demir, 27 Ocak 1973 günü kurşunlanarak öldürüldüler. Bu suikast, Türk diplomatlarına karşı Ermeni suikastları zincirinin başlangıcı oldu.
Ahmet Rüstem Bey (1862-1935) Amerika'da Ermeni propagandasını göğüsleyebilmek için Washington Büyükelçiliği görevini ve diplomatik kariyerini feda edebilmiş olan meslektaşımız Ahmet Rüstem Bey, de Bilinski adında Polonyalı bir asker babanın oğludur. Babası, 1848'de patlak veren Avusturya'ya karşı Macar ihtilâline katılmış, bu hareket başarısızlıkla sonuçlanınca 1854'de Türkiye'ye sığınmış, Türk hizmetine girmiş, Müslüman olup Sadeddin Nihad Paşa adını almış, asker ve diplomat olarak devletimize uzun yıllar hizmet etmiş; 1880-1885 yıllarında Osmanlı Komiseri olarak Sofya'da görev yapmış, Bulgaristan Türklerinin haklarını ve vakıf mallarını korumak için canla başla çalışmış olan bir kimseydi.
Ahmet Rüstem Bey, 1862'de babasının görevle bulunduğu Midilli'de doğmuş ve 1935'te Avrupa'da ölmüş olan bir Osmanlı diplomatıdır. Kendisi Müslümandır, ama adı bazı kaynaklarda Alfred de Bilinski olarak da geçer. 1882'de Sofya Komiserliğinde, babasının yanında, Fransızca kâtibi olarak diplomasi mesleğine başladı, Hariciye kadrosunda çeşitli görevlerde bulundu, bu arada iki defa Washington'da maslahatgüzar olarak görev yaptı. Balkan Savaşı öncesinde, 1911-1912 yıllarında, Karadağ'ın başkenti Çetine'de Büyükelçilik yaptı. Balkan Savaşına er olarak katıldı. 1914'te Washington Büyükelçiliğine atandı. Bu görevinden olaylı bir şekilde ayrıldıktan sonra diplomasi mesleğinden da ayrıldı ve yayın yoluyla Türkiye'ye hizmetlerini sürdürdü. Birinci Dünya Savaşı içinde ve Mütareke yıllarında çeşitli yabancı gazetelere Türkiye'yi savunan makaleler yazdı ve İsviçre'de Fransızca iki kitap yayınladı. 1919'da Anadolu'da başlayan Milli harekete ve Mustafa Kemal Paşa'nın yanında Sivas kongresine katıldı. Son Osmanlı Meclisine Ankara Milletvekili olarak seçildi, bu Meclis İngilizler tarafından dağılınca Ankara'ya geldi ve Birinci Büyük Millet Meclisine Ankara Mebusu olarak seçildi. 24 Mayıs 1920 tarihli Padişah iradesi ile Mustafa Kemal Paşa gıyaben idama mahkum edilmişti. O'nunla birlikte idama mahkum edilenler arasında Ahmet Rüstem Bey de vardı. 8 Eylül 1920'de Milletvekilliğinden istifa ederek Avrupa'ya gitti. Mustafa Kemal Paşa'nın talimatıyla kendisine hizmetlerinden dolayı 150 lira maaş bağladı. Rüstem Bey, ölünceye kadar bu aylıkla geçindi ve 73 yaşında hayata gözlerini kapadı.
Dürüst, çalışkan, sert ve alıngan yaratılışlı bir kimse olan, Türkçeden başka altı yabancı dil bilen Ahmet Rüstem Bey, Amerika'da, Avrupa'da ve Mısır'da çıkan gazetlere birçok makale yazmış ve iki kitap yayınlamıştır. La Guerre Mondiale et la Question Armenienne başlıklı ilk kitabı 1918 yılında Berne'de basılmıştı. Bu değerli eser, 83 yıl sonra, Cihan Harbi ve Türk-Ermeni Meselesi adıyla ve Cengiz Aydın'ın çevirisiyle dilimize kazandırıldı.[10] Özenle çevirilmiş ve güzel bir baskıyla piyasaya sürülmüş olan bu aydınlatıcı kitabı meraklı okuyuculara salık vermek isteriz. Ahmet Rüstem Bey'in Lozan Barış Konferansı öncesinde, 1922'de, Cenevre'de yayınlamış olduğu Fransızca ikinci kitabı La Crise Proche-Orientale et la Question des Détroits de Constantinople (Yakın Doğu Krizi ve İstanbul Boğazları Sorunu) adını taşıyor ve henüz dilimize çevrilmemiştir.
Ermeni sorunuyla ilgili ilk kitabının önsözünde Ahmet Rüstem Bey diyor ki: "Ermeni meselesinde, dünya kamuoyuna karşı Türkiye'yi savunmayı amaçlayan bu kitabı yazarken, her şeyden önce, doğduğum, pek çok iyiliğini ve nimetlerini gördüğüm bu ülkeye bağlılık duygularımı devam ettirmeyi düşündüm. Bu duygularımı, samimiliğinden asla şüphe edilmeyecek davranışlarla birçok defa ortaya kodum. Bu cümleden olarak, bu ülkenin ve Türk halkının şerefini korumak için iki kere düelloda bile dövüştüm ve Türk-Yunan savaşına gönüllü olarak katıldım.
"Diplomasi mesleğinde başarılı olduktan ve Osmanlı hükümetinin ve Türk vatandaşlarının haklarının hakkımdaki âlicenap (yüce gönüllü) duygularından emin olarak bu kitabı kendi adımla yayınlamaya karar verdim. Bununla, bu eseri yazarken beni harekete geçiren itici gücün, sadece ülkeme olan sevgim ve saygım olduğunu söylemek istiyorum."
Ermeni suikast çetelerinin Avrupa'da kol gezdikleri ve İttihatçı liderleri birer birer şehit ettikleri o yıllarda böyle bir bitap yazmak ve buna imza koymak cesaret işiydi.
Yürekli Ahmet Rüstem Bey'i saygıyla anıyoruz.
Emekli Büyükelçi, Tarihçi Dr. Bilal N. ŞİMŞİR ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 2, Haziran-Temmuz-Ağustos 2001 |
|
KAYNAKÇA
[1] Protestan Misyonerlerin Türkiye'deki faaliyetleri hakkında yabancı dilde bol yayın yapılmıştır. Derli toplu bir araştıma olarak şu eseri zikredelim: Joseph L. Grabill, Protestant Diplomacy and the Near East. Missionary Influence on American Policy, 1810-1927, University of Minnesota Press, Minneapolis: 1971. Türkçe olarak bkz.Uygur Kocabaşoğlu, Anadolu'daki Amerika. Kendi Belgeleriyle 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatoluğu'ndaki Amerikan Misyoner Okulları, İmge Kitabevi, Ankara: 2000; Do. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, Beyan Yayınları, İstanbul: 1984; Bilâl N. Şimşir, "Ermeni Propagandası'nın Amerika Boyutu üzerine", Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu ile İlişkileri Sempozyumu, Erzurum 8-12 Ekim 1984, Ankara: 1985, s.79-124; Bilâl N. Şimşir, Aperçu Historique sur La Question Arménienne, Türk Tarih Kurumu, Ankara: 1992, s. 23 vd.
[2] Dr. Mine Erol, Birinci Dünya Savaşı Arifesinde Amerika'nın Türkiye'ye Karşı Tutumu, Bilgi Basımevi, Ankara: 1976, s.35
[3] Mine Erol, Osmanlı İmparatorluğu'nun Amerika Büyükelçisi A. Rüstem Bey, Bilgi Basımevi, Ankara: 1973, s. 21-23, 53-55,
[4] Ibid.: s. 26
[5] Bu mektubun İngilizce aslı için bkz. Ibid.: s.56-59
[6] İngilizce tam metni için bkz. Ibid.: s. 64-65.
[7] Ibid.: s. 66
[8] Ibid., s. 40-41
[9] Rum ve Ermeni lobilerinin propaganda kampanysaıyla ABD'de beş yıl kadar sürmüş olan Lozan kavgasının ayrıntıları için bkz.: Bilâl N. Şimşir, "Türk-Amerikan İlişkilerinin Yeniden Kurulması ve Ahmet Muhtar Bey'in Vaşington Büyükelçiliği", Belleten, Cilt XLI, Sayı 162, Nisan 1977, s.277-356'den ayrı basım, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara: 1977.
[10] Ahmed Rüstem Bey (Türkçesi Cengiz Aydın), Cihan Harbi ve Türk-Ermeni Meselesi, Bilge Kültür Sanat, İstanbul: 2001. |
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
Hakkımda
Yararlı ve aydınlatıcı olması umudunu taşıdığım Türkiye'yi çok yakından ilgilendiren konulardaki yazıları (kaynakları belirtilerek) paylaşmak.. |
|